24 Haziran 2009 Çarşamba

Bir

Işığı kesilmiş ay partikülleri gibi dinlenip, nefes alacak bir yol arıyor kalbim. Kararan cevaplar, gözlerimde kararan yıldızlarla, uçurtmaların merdivenlerine ulaşmaya çabalayıp meydan okuyor yaradılış kanunlarından mütevellit kendilerine.

Ezberlerindaki tek duanın verdiği günahkarlığın dolu pişmanlığını hisseden çocuklar, benim masama gelsinler bu gece. Yanan ışıklarla meyhanedeki sarhoş hava, onların masalarındaki meyve sularına septik -"anti"si olmayan- mezeler olsun.

Ve dalgaların arasına bir hapsolup bir de özgür kalmak ister kalpler bu gece, tıpkı martılar gibi. Hani serindir ya mart ayında deniz kenarları ya da kokuların arasında kaybolur ya leylaklar, işte öyledir bu oksijeni noksan, orospusu bol hayat.

Bu bağlamı kıskanır tüm bağlaçlar. Özgürlüğün kısıtlanması tüm bağlaçlar için geçerlidir. Oysa ben bir "-de" ya da "-ki" bağlacı olmak isterdim. Hiç olmazsa -yazarın adaletine bırakılmış olsam da- iki türlü kullanılabilme şansım olurdu.

Babacan konuşmaları özlüyorum bu aralar. Okuyanım yok; fakat kağıtlarım yeterli değil şekillenen hayatlarımı anlatabilmeye.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Gerçek Reankarnasyon

Odanın ortasında yanan mum, gözlerin görebileceği en küçük köşe noktasını bile aydınlatıyordu. Yanan sigaraların kalmış izmaritleri, yapay parafinin eriyeyazmasına karışıyor, bir sonraki saniyede fitilin kendilerine daha da yaklaşmasıyla, cennetten çıkmış olmasa da, hiç olmazsa varlığından bihaber kokulara dönmeyi bekliyordu. Boş bira, scotch ve rom şişeleri yatarak kırılacakları anları beklerken, odanın çiçek ya da ona benzer hiç bir oksijen kaynağı ile tanışmamış duvarları ve pervazları, şişelerin dibinde kalıp, odada az miktarda bulunan oksijene karışmak için çabalayan gaz partekülleri ile kafalarını kıyaklaştırıyorlardı.


Mumun, ani ve süratı insan gözlerinin algılayamayacağı çabuklukta olan bir rüzgar vasıtasıyla eriyişine son vermesi ile, karanlık ve hiç de cazip olmayan odayı artık sadece panjur aralıklarından süzülen incecik güneşten kopma ışıklarla aydınlanıyordu. Saniyeler saniseleri kovalarken, arka arkaya çekilen fotoğraf karelerinin deklanşörden gelen seslerle anlık bir karartı ile sunulması gibi, görünüp sönüyordu oda. Işıklar kapandı, sessizlik adeta çıldırmış gibi bir sağa bir sola saldırıyor, üstelik verdiği hazlar artık can yakıcı düzeydeydi. Işıklar açıldı, duvar rengi maviye dönmeye çalışıyordu, adeta canlı bir tenmiş gibi. Ancak siyah bakiydi. Ruhlardan boyanan duvarlar acı çekiyordu.


Işıklar söndü, sonra tekrar panjurlardan içeri vurdu.


Odanın orjin noktasından, duvarın tepesine uzanan, örümceklerin saniseler içerisinde ördüğü, bir ip gözüktü.


Işıklar söndü, ardından tekrar gözüktü oda.


İvmesinden gelen kuvveti daha soğuramamamış, hareketlerine rutin bir yavaşlamayla devam eden bir sallanan sandalye gözüktü bu sefer. Parkeden yapılmış yer, kendi soyundan gelen bir dostunu görünce koyu bir sohbete başlayan Almanlar gibi, iç gıcıklayıcı ve gıcırtılı bir sesle odayı sessizliğin gürültüsünden kurtardı.


Işıklar söndü; beraberinde sandalye ve parkenin koyu sohbetini de birlikte götürdü. Güneş önündeki buluta söverek, yine aydınlığı sundu ruhlardandan örülmüş odaya.


Bu sefer, beyaz entari giymiş, eteklerinde bir kaç yudum ateş taşıyan, yaban mantarlarını da burnunun ucunda yuva yapmasına izin veren bir melek çıkıverdi
ortaya. İpe boynunu geçiriyor ve yavaş ve kadim bir şekilde eteklerinden yukarıya doğru tırmanan ateşe aldırmıyordu. Işık bu sefer gitmedi ve odadaki ortam bir enstantane aralığından sıyrılıp, hızını ardına takan bir film sahnesi haline dönmüştü.


Önce göz ucuyla alevlere baktı, artık rahatsız edecek dereceye varmıştı ısıları. Adeta onun baktığını hisseden ateş bir anda sönüverdi. Az sonra gelecek an, sonuna kadar gururlu ve başka hiç bir şey düşünülmemesi gereken bir andı. Daha sonra başını ipe tam manasında geçirip, boynunu kırmadan, boğazındaki bademin ense köküne gömüldüğünü hissederek ölebileceği ip mesafesini ayarladı. ipin ölümcül ucu, 10 metrelik tavan aralığının tam ortasında bulunduğu için, kanatlarını kullanarak havada kalan melek, ağzından ve beyninden geçirdiği tılsımlı sözlerin etkisi ile bir anda kanatlarının yok olduğunu hissetti. Boğazının plandaki gibi ense köküne yapışmasına saniyenin milyonda biri kalırken, önce panjurla sevişip daha sonra odaya vuran ışık, yeniden kadın yüzünü gösterdi ve bu sahnenin kararmasını sağladı.


Ve ışık önceki gibi hemen yanmadı. Üstelik, sonra farkedilmişti ki, o ışık bir daha hiç yanmamıştı.


Meleğin sesi ilk sahnelerdeki gibi zaten yoktu.


Flaş çakarcasına bir anda mum tekrar yandı. İp ortadan kaybolmuş, sallanan sandalyenin yanına bir tane de sehpa eklenmişti. Sallanan sandalyenin üstünde oturan
melek, bir tane sigara yakmış, sehpanın üstünde bulunan iki imgeden biri olan küllüğe bakıyordu. Mum ve ya sandalye öyle bir yere yerleştirilmişti ki, meleğin sadece sağ profili ve sehpanın tüm yüzeyi aydınlanıyordu. Sigara ve burnunun arasına bir doğru çizilse, yüzünün ve parmakları arasında tuttuğu sigaranın bir üçgen
oluşturulacağını farketti. Gözleri bir anda karşısındaki kapı bulunan duvarın ortasına çevrildi. Sonra sehpanın üstündeki ikinci imgeye döndü gözleri.
Ağır ve soğuk metalden dövülmüş, altıpatlar bir revolver. Fransızlar neden bu ismi vermişlerdi bu imgeye? Kökeni neydi diye düşündü. Sonra kendi kökenini düşündü, kanat sayısının daha fazla olduğu günleri... Suskunluğunu ve ruhlarının bir parçalarından oluşltukları Tanrı'ya verdiği cevapları, lanetlendiği günleri düşündü. Çektiği acıları...


O günlerden kalma bir anı olan, eteklerindeki ateş tekrar hareketlenmişti. Bu sefer söndürmeye yeltenmemişti. Az önceki başarısız intihar denemesi gerekli acıyı vermemişti, o yüzden bu sefer oluşturabileceği en büyük acıyı hissetmeliydi. Bu yüzden sükunetini korudu ve zihnini sehpanın üstündeki demir yığınına sabitledi. Asiliği düşündü eline alırken tabancayı, sonra daha yetişirken kurduğu hayalleri, dördüncü kanadının hediye edildiği günü, bin yıl boyunca okuduğu tüm lanetlerin her bir harfini...


Artık soğuk namlu sağ şakağına değiyordu. Mum daha bir milimetresini bile kaybetmemişti verdiği tüm ışığa rağmen. Adeta kadraj yakınlaştı ve sadece meleğin yüzü ile tabanca kaldı gözler önünde. Bildiği şey, kendisine ne kadar kurşun yağdırırsa yağdırsın, ne kadar iple kendini asmaya çalışırsa çalışsın, ikinci sur ne kadar üflenmiş olursa olsun, anlık bir karartıdan sonra, eski bedeniyle tekrar arşa geri döneceğiydi. Oysa Tanrı, insanlara güveninde haklı çıkmış ve onlar da cennetteki yerlerini çoktan almışlardı. Tetik bir anda fazla sıkılınca, horoz önce
kendini geriye, sonra da ileriye itti. Işık tekrar giderken ilk defa acıdan kurtulduğunu hisseden melek, ışığı kaybetmesiyle birlikte gözlerinin ferrini de kaybetmişti.


Kadraj karanlıkken, bir anda hayatın gözlerinin önünden geçmesi gibi, gelecek geçiyordu bu sefer ekrandan. İnsanoğlu cennetteki yerini almışken, Tanrı, habibinin başka bir parçasından başka bir ırk oluşturmuş, bu ırkın insanoğlundan da üstün olduğunu söyleyerek meleklerin secdetmesini tekrar istemişti. Bunca yıldan sonra, Tanrıya ettiği o kadar hizmetinin karşılığını insanoğlundan başka bir yaratığa daha secdetmek olarak alan Cebrail, sinirden ne yapacağını bilmemiş ve bir anda isyan etmişti. "Ben senden ve habibin ilk soyundan başkasına secdetmem!" diye bağırdığı duyuldu. Azazel'i şimdi anladığını hisseden Cebrail, utandı ve sustu. Ancak bu dönüş, onu kurtarmaya yetmiyordu. Yeni cennet, yeni cehennem ve yeni şeytan Cebrail... Kırılganlığı şimdi anlıyordu, yıllarca sönmeyecek susuzluğu
şimdi anlıyordu. Ancak Tanrı'nın yanılmış olacağını söylüyordu hala kendine, bunun doğru olmadığını kesin bir şekilde bilse bile...

O sırada ise, Mikail'in eline yeni bir bebek-melek doğuyordu. Bebeğin geçmişini bilen tek melek Mikail'di ve kendi sonunun ne olacağını bilse de, bu sır onunla beraber Allah'a geri dönecekti. Çünkü, Azazel, Cebrail ve Mikailden başka, tüm melekleri yönetecek ve kendi iradesiyle Tanrıyı sevip, onu herşeyden kıskanabilecek başka bir melek yoktu.

19 Ocak 2009 Pazartesi

Ellerinin toprağında yaşamış bir dalga,
Çürümek isterken vurur kendini tabuta.
İçinden geçen rüzgarların matemi gibi,
Hafif hafif yalpalıyor bir sağa, bir sola...

Bu bir kara tabut
Ve aydınların kanlarıyla yıkanmış içindeki ceset,
Dağılmıyor ki şu zalim meret,
Yayılmaz mı bir zehir, ağı tadında bir afet?

Unut masal gözlüm, unut ki güllerini kurut,
Ellerimden kan damlar,
Unut bir zaman var bitmesine bu kavgaya,
Kollarım asılacak, düştüm bu vatan sevdasına.
Unut masal gözlüm, unut ki güllerini kurut.

15 Aralık 2008 Pazartesi

Selamlar Olsun

Uzunca bir süredir yazamıyorum. Elim kaleme gitmiyor, ancak çok kısa süre içerisinde dönmeyi planlıyorum. Hayata dair bir kaç konu var, sizleri onlarla besleyeceğim sanırsam. Kelimeleri biriktirmekteyim, selamlar olsun.

14 Eylül 2008 Pazar

Hazret ki Ömer...

Çiçeklerim olmalı benim;
Leylaklarım, güllerim...
Arada Allah'a dönmeli insan,
Ömer'e kafa tutar gibi,
Ancak atam sorulmalı ondan...

Utanmalı sonra, Abdullah'ı görüp;
Kumaşlar bir araya gelip yeni bir cübbe giymeli...


Dinlerim, dinlerim, dinlerim.